Bizim zamanımızda…

0

 

Çocuklara “Bizim zamanımızda…” diye başlayıp bir şeyler anlatmak her neslin vazgeçilmez bir âdetidir. “Bizim zamanımız”ın da çocukluk ve daha çok da ilk gençlik çağları olduğu konusunda sanırım hemfikiriz. Biz de büyüklerimizden dinledik: “Bizim zamanımızda… Bizim zamanımızda ajans saatinde odanın başköşesine yerleştirilmiş kocaman radyonun başına oturur, kulak kesilirdik. Spikerin ‘Şimdi dünya ahvaline bir göz atalım’ dediğini duyunca, radyonun lambasının göründüğü deliğe gözümüzü uydurur, dünya ahvalini görmeyi beklerdik.”
Büyüklerimize, başka bir dünyadan gelmişler gibi baktık.
Sonra biz çocuklarımıza anlattık. “Bizim zamanımızda televizyon siyah beyaz idi ve tek kanaldı. Önceleri günde üç saat yayın yapardı. Açılma saatinde bütün aile önüne oturur, hazır beklerdik. Bizim zamanımızda cumartesi günleri de yarım gün okula gidilirdi.”
Çocuklarımız, bize, başka bir dünyadan gelmişiz gibi baktılar.
ayse1Hayatlarının bir noktasında ülkelerinden kopup başka bir ülkeye yerleşenler için de buna benzer zaman değerlendirmesi söz konusudur. “Biz geldiğimizde… Biz geldiğimiz zamanlar….” Bu da her gelen neslin, “otuz yıllıklar kulübüne” dahil olduktan sonra vazgeçemediği sohbet konusudur.
Biz Amerika’ya geldiğimiz zamanlar gurbet daha koyu renkte idi. Siyah…
Haberleşme, haber alma insan için büyük ihtiyaçtır. Meselâ, bizden önce gelenler, biz bir iki yıllıkken, otuz yıllık olanlar bize derlerdi ki… “Türkiye’den gemi gelmiş diye duyardık, koşardık limana. Gemiye bakardık, inenlere bakardık, mürettebata bakardık. Türkiye’den iz arardık, haber sorardık.”
Yahut derlerdi ki “Oo… Şimdi iyi. Biz geldiğimizde Türkiye’ye otomatik telefon yoktu. Operatörü arar, yazdırırdık, bilmem ne kadar sonra geri arar, bağlarlardı.”
Biz, “ şimdiki” otuz yıllıklar bu devre yetişmedik! Biz hiç limanlara koşmadık. Ve biz geldiğimizde Türkiye’ye otomatik telefon şebekesi mevcuttu.
Fakat yeterli midir? Sevdiklerinizin, yakınlarınızın seslerini duyar, haberleşirsiniz ama “haber alma” deyince işin içine basın yayın organları da girer.
Şimdi ben de bir otuz yıllık olarak diyorum ki: Biz geldiğimizde Türkiye havadisleri almak çok zordu. Bazı arkadaşlarımıza Türkiye’deki yakınlarından Türk gazeteleri gelirdi. Birkaç gazeteyi üç-beş günlük biriktirirler, gönderirlerdi. O zaman THY uçakları da yoktu! Postaya verilen gazeteler ağır aksak bir yolculuktan sonra, bir hafta-on gün sonra adrese teslim edilirdi. Önce kendileri okurdu; sonra, gazete elden ele, evden eve gider gelirdi. Fakültedeki hocamız Mehmet Kaplan’dan duyduğum “Gazete çıktığı anda eskimiştir.” sözüne kulaklarımızı tıkayıp, belki on beş günlük, belki bir aylık gazeteleri henüz matbaadan çıkmış gibi heyecanla okurduk. Bir ar-kadaşımız “Benim yeni gördüğüm gazete yeni gazetedir.” diyerek teselli bulurdu.
Haftada iki gün radyo yayını vardı. Yarımşar saatlik. O günün o saatini iple çekerdik, radyonun başına pür dikkat otururduk. Bir zamanlar radyo başına oturup “ajans” dinleyen büyüklerimize benzerdik! Biraz Türkiye haberi, biraz New York ve çevresinden haberler, reklamlar, bazen bir Türk büyüğünü, bir olayı anma, bir iki şarkı. Bitti! Bu radyo yayınlarından birini rahmetli Aliye Ak idare ederdi. Onunla hayli program yapmıştık. Bu sahada çok emeği geçenlerden biridir. Bir de rahmetli Faruk Fenik’in radyosu vardı. İki radyo birbirine muhalif iki yayın organıydı. Sağ olsun, Faruk Fenik sivri dilli bir radyocuydu.
Sonra kısa dalga radyo satın aldık. Doksanlı yıllardı. Bulmak da kolay değil! Amerikalı ne yapsın kısa dalga radyoyu? Güç belâ bulduk. (“Amazon’dan ısmarlasaydınız ya!” diyen yok, değil mi?) O da cızırtılı mı cızırtılı! Kulağımıza iyice yaklaştırır, Türkiye haberleri dinlerdik akşamları. Hiç unutmam ilk aldığımız günler yine bir seçim dönemiydi. Cızırtılı da olsa, memleket ahvalinden böyle “anında” haberdar olmak bizi ne kadar bahtiyar etmişti?!
Gerçi biz Türkiye’den daha çok üzücü haberler almışızdır. Şimdi olduğu gibi!
1989 yılında THY seferlere başladı. Gazeteler daha kolay ve çabuk gelir olmuştu. Bizlerin gidip gelmesi de kolaylaşmıştı. Türkiye’den dönenlere “gazete ısmarlanırdı.” “Uçaktaki bütün gazeteleri topla getir.” denirdi.
Nicedir böyle bir talepte bulunan yok!
Sonra bir zaman geldi ki, Türk muhitlerinin en çok iş yapan dükkânları videocular oldu. Türk televizyonlarının popüler dizileri VHS banda kaydedilip yayınlandıktan birkaç gün sonra Amerika’daki Türklere sunulurdu. Video kiralama, o günlerin mühim işiydi! Müşteriler seyrettiğini geri getirir, seyretmediğini götürür, çay sofralarında diziler hakkında konuşulur, “Yeni bölüm gelmiş mi?” diye meraklanılır, “teknolojinin geldiği noktanın” verdiği keyifle çaylar yudumlanır…
Artık böyle bir iş kolu da yok!
Video kiralama döneminden sonra teknoloji “ipini kopardı.” Birdenbire şaha kalktı. Baş döndürücü bir hızla bugünlere geldik.
O günlerden bugünleri hayal edemezdik. Bugünkü imkânları, bugünkü kolaylıkları… THY’nin Türkiye’ye günde dört sefer, yapmasını.. Düzinelerle Türk televizyon kanalını canlı canlı takip etmeyi… Bilgisayar denen sihirli kutuyu, Internet denen örümcek ağını… Amerika’da gazete çıkarmayı, dergi çıkarmayı…
Gurbet artık siyah değil, hayli açıldı rengi.

CEVAP VER